Bazı kayıplar vardır; bir insanı değil, bir dönemi, bir sesi, bir yolu kaybedersiniz. Mehmet Emin’in ardından hissettiğim tam olarak bu…
Onu anlatmaya nereden başlanır, bilmiyorum. Çünkü bizim hikâyemiz bir tanışma cümlesiyle değil, çocuklukla başladı. Ortaokuldan beri hayatımın içindeydi. İstanbul Büyükçekmece’de, yatılı okulun o uzun, bazen zor ama bir o kadar da unutulmaz yıllarında birlikte büyüdük. Aynı koridorlarda yürüdük, aynı sıralarda oturduk, aynı hayalleri kurduk.
Yatılı okul arkadaşlığı başkadır. Aileden uzakta kurulan bağlar daha sıkıdır, daha derindir. İnsanın hem en zayıf hem en güçlü anlarına tanıklık eder. Mehmet Emin’le de öyleydi. Geceleri yapılan uzun sohbetler, paylaşılan ekmekler, küçük dertlerin büyük göründüğü o yaşlar… Hepsinde o vardı.
Daha bir kaç gün önce telefon ile konuşmuş ve en kısa zamanda buluşup bir kahve içmek için sözleşmiştik. Bu sabah ölüm haberini aldığımda inanamadım, yıkıldım. Hiç beklemediğim bir haberdi. İnsan bazen hayatın bu kadar acımasız ve ani olabileceğini kabullenemiyor…

Mehmet Emin, son üç yıldır öyle çok sık buluşamasak bile, varlığını bildiğim, hayatımda yeri hiç değişmeyen, en yakın üç arkadaşımdan biri olarak kalan bir dosttu.
Onu tanıyanlar bilir; sakinliğiyle, esprileriyle, insanlara dokunma biçimiyle iz bırakan biriydi. Hayatını sadece kendisi için değil, içinde bulunduğu toplum için de anlamlı kılmaya çalıştı. Bu yönüyle hep saygı duyulan, aranan bir isim oldu. Ama benim için o, tüm sıfatların ötesinde, çocukluğumun ve gençliğimin en sahici parçalarından biriydi…
Şimdi geriye dönüp baktığımda, hafızamda kalan şeyler büyük anlar değil sadece; küçük, sıradan ama kıymetli anlar. Bir bakış, bir espri, bir omuz verme hali… İnsan, dostunu kaybedince anlıyor; aslında hayat dediğimiz şey, tam da bu anların toplamıymış.
53 yaş… Söylerken bile insanın içi sızlıyor. Bu kadar erken, bu kadar ani bir veda yakışmadı ona. Daha konuşulacak çok şey, paylaşılacak çok anı vardı…
Mehmet Emin’i kaybettim demek kolay ama aslında onu kaybetmek mümkün değil! Çünkü o, benim hayatımın en derin yerlerine çoktan yerleşmişti. Onu her hatırladığımda, yatılı okulun o koridorlarında yürüyen iki çocuk olacak aklımda.
Hoşça kal dostum…
İyi ki, hayatımdaydın…





